“İravan’da bir guyu var
Gedirem gelen değilem
İçinde zemzem suyu var
Suyundan içen değilem”
O duygularla, Kominizm esaretinde, demir kapılar ardında kalan o “Ata yurdu” Azerbaycan’a, kendimizce biz de ağıtlar yakardık… Üniversite yıllarımda Azerbaycan için yazdığım bir şiir aynen şöyleydi:
“Gökteki hale
Azerbaycan’ım
Sönmez meşale
Azerbaycan’ım
Esaret mi, Ah!
Uzak mı felah?
Yardımcı Allah
Azerbaycan’ım
Kays’ta vaveyla
Hürriyet Leyla
Olur mu ola?
Azerbaycan’ım
Kollarda zincir
Dillerde zikir
Hürlük tek fikir
Azerbaycan’ım
Hem kanım hem canım
Gururum şanım
Bahtsız vatanım
Azerbaycan’ım…
Evet, Azerbaycan bahtsız vatandı… O topraklar bir türlü huzur yüzü görmemiş, oradan oraya savrulup durmuş, kan ve gözyaşı kader olmuştu…
Bahtsız bir şekilde acılar çeken, çok uzun yıllar Komünizm esaretinde kalan ve özellikle “dini kimliği” tahrip edilmeğe çalışılan Azerbaycan, Gorbaçov’un “Açıklık” politikası sonucunda, yine diğer bağımsızlığını kazanan devletlerin aksine “ağır bedel” ödeyerek bağımsızlığını ilan etmiş, bunun hemen akabinde de Ermeni işgali ile yüz yüze kalmıştı…
Yani “bahtsızlığı” devam ediyordu… Ordusu yoktu… Savaşmayı bilmiyordu… Ve bağımsızlığını kazandıktan sonraki ilk Cumhurbaşkanı, yine bir komünist olan Ayaz Muttalibov’du… İşgal, bir karabasan gibi çökmüştü Azerbaycan’ın üzerine… Bir yandan da “iktidar kavgası” kıyasıya sürüyordu… 1992 yılının Şubat ayında, Karabağ bölgesinde, özellikle de Hocalı’da öyle katliamlar gerçekleştirilmişti ki, misli az görülürdü… 1 Milyona yakın insan, yerinden yurdundan olmuş, ülkenin iç kısımlarına sığınmıştı… Büyük bir kaos ve şaşkınlık, bu arada Kapitalizmin körüklediği “hırs” ve “mala sahibi olma”, “iktidar gücüne sahip olma” gibi faktörler, bir ahtapotun kolları gibi ülke yönetimine göz dikenleri sarmış, herkes bir “pay” kapma telaşına düşmüştü… Karabağ kan ağlıyordu, ama “Vahşi Kapitalizm”, insanları çoktan avuçlarına almıştı bile…
Karabağ’ın işgali ve Hocalı katliamı sonucu Ayaz Muttalibov iktidardan düşüyor, yerine Halk Cephesi Lideri Ebulfazl Elçibey geliyordu.
Elçibey ise, hem bürokrasi konusunda deneyimsiz ve tabir caizse acemi, hem de liderlik açısından zayıf birisi idi. Türkiye’yi kıble olarak seçmiş, bütün komşularına bürokratik anlamda “savaş” açmıştı… Ama Karabağ’ı işgal ile yetinmeyen Ermenilerin, civar reyonları da işgali esnasında ölen asker ve halkın cenazesini o bölgeden aldırabilmek için yardımını istediği Türkiye’den, şamar gibi bir “olumsuz” cevap alınca ve de “Onlar Şii, İran’a daha yakınlar” diye terslenince alabora olmuştu… Onun da ömrü uzun olmadı ve Nahçıvan’da bulunan eski “Polit Büro” üyesi Haydar Aliyev, hem de savaşın en hararetli zamanında Ordu Komutanlarından Suret Hüseyinov’u ayartarak, bir askeri darbeyle onu deviriverdi…
Tarih 1993 Yılını gösteriyordu… Haydar Aliyev, Azerbaycan’ın yeni Cumhurbaşkanı olmuştu… Kendisine bu makamı bahşeden Suret Hüseyinov’u ise “başbakan” olarak atayarak borcunu ödüyor, ama ve çok geçmeden de, 1995 yılında hem de “vatana ihanet” suçundan hapse tıkarak alaşağı ediyor ve sahneden siliyordu. Bununla da kalmıyor, Karabağ’da ateşkes ilan ediyordu ( 1994)…
O gün bu gündür, yani tam 18 yıldır Karabağ’da Azerbaycan askeri hiçbir girişimde bulunmamış, işgalden kurtulmak için “bürokratik çabalara” umut bağlanmıştı … Ve ne gariptir ki, Haydar Aliyev’e kadar var olan sivil direniş güçleri de dağıtılmış, artık silahlı direniş terk edilmişti…
Ülkede azınlık bir Firavun grubu türemiş, Ülkenin bütün kaymağını kendi ceplerine dolduran, halka ise sadece “sefalet” sunan, ağır bir dikta rejimi hüküm sürmeye başlamıştı… İlk başlarda görülen “dini serbestlik” ise, artık yerini ağır baskılara bırakıyordu.
Ve nihayet Haydar Aliyev de ölüyor ve yerini, uyduruk bir seçimle oğlu İlham Aliyev’e bırakıyordu…
İlham Aliyev’in babasından farkı yoktu… Hayır, düzeltiyorum, babası kadar bürokrasiden anlamıyordu… Artık daha baskıcı bir iktidar vardı… Öyle ki, İsrail ile “kanka” olunuyor, ülkede “camiler” yıkılmaya başlanıyordu… Öyle ki Azerbaycan “cami yıkan Müslüman devlet” olarak tarihteki yerini alıyordu…
Bu durum Muaviye ve Yezid ilişkisi ile ne kadar da benziyor değil mi? “Kurnaz ve sinsi” siyasetçi Muaviye Haydar Aliyev, Onun kadar bürokrasiden anlamayan kumarbaz, ayyaş, eğelenceperest ve yalnızca “gücün iktidarından” başka bir şey bilmeyen, gerektiğinde Kabe’yi ( Azerbaycan’da da camileri) dahi ateşe veren, yakıp yıkan oğul Yezid İlham Aliyev…
Bununla da kalmıyordu Yezid Aliyev, ülkede dini değerlere karşı büyük bir baskı oluşturuyor, hicabı yasaklıyor, neredeyse “Allah” diyeni zindanlara tıkıyordu… Ama karşısına, İmamları Hüseyin’den (a.s.) ilham alan yiğitler de hemen dikiliveriyordu… Ve Muhsin Semedov’un diliyle şöyle haykırılıyordu Yezid’in suratına:
“Bugün biz o zamanda olanları göz önünde bulundurduğumuzda, Yezid’in yaptığı işler ile bugün Azerbaycan Cumhurbaşkanının yaptığı işler arasında hiçbir fark olmadığını görüyoruz. Yezid de gençliğinde fasid, fasık ve kumarbaz birisi olarak tanınıyordu, Azerbaycan Cumhurbaşkanı da ister Azerbaycan basınında, ister Türkiye basınında olsun aynı olduğu yazılıyor. Yezid ibn-i Muaviye iktidara geldiğinde nasıl ki ezan seslerini susturmak istemişti; çünkü onun ataları Hz. Peygamberin sedasının semaya yükselmesini istememişti. Bugün de görüyoruz ki, Azerbaycan da aynısı yapılmak isteniyor. Dün Yezid Allah’ın evine saldırıp Kabe’yi ateşe verdirmişti, bugün de Azerbaycan’da nice camilerin yıkıldığına ve Müslümanların başlarına dökülmesine tanık oluyoruz. Hatta bir İslam ülkesi olan Azerbaycan’da bir mescid mahkemeye veriliyor. Ne yazık ki Azerbaycan halkı olarak biz bugün bu durumlarla karşı karşıyayız. Yezid’ler dün Lat ve Uzzat gibi putları getirip insanları putperestliğe çağırdıkları gibi, bugün de Haydar Aliyev’in heykellerini dikip halkı bu putun altından geçirerek ona tapmaya çağırıyorlar. O gün Kerbela’da Yezid ibni Muaviye’nin askerleri Hz. İmam Hüseyin’i şehid ettikten sonra, Hz. Paygamberin haremine hücum ederek Peygamberimizin yavrularının hicablarına saldırıp onları “Ya Muhammedâ” feryadlarıyla çöllere salmışlardı; bugün de, İmam Hüseyin’in takipçilerinin, onun çocuklarının başörtülerine el uzatılmaktadır. Bu durumlar gittikçe daha da derinleşmekte ve daha da şiddetlenmektedir.
Ve bu Huseyni seda, hemen zindanlara tıkılarak susturulmak isteniyor, ama Hüseyni yiğitlerin sesi asla susturulamıyor, susturulamayacak da…
Ve bu günlerde Yezid Aliyev, kankası İsrail’in eteğinden tutarak kendisini korumaya aldığını zannederek ve onun kan içiciliğinden ilham alarak yeniden zindanları Hüseyni yiğitlerle doldurmaya başlamış…
Keşke tarihte kendisinin müsvettesi olduğu “Yezid’in” sonuna bir baksaydı da, ibret alabilseydi…
Keşke etrafına bir bakabilse ve kendisi gibi zalimlerin, bizzat “efendileri” tarafından hangi zillet çukurlarına atıldığını görebilseydi…
“Bahtsız vatan” Azerbaycan ise, Muhsin Semedov gibi Hüseyni yiğitleri ile bahtının zincirlerini kıracak ve o sevdası olan “özgürlükle” kucaklaşacaktır…
Sabah elbet yakındır…
Muhsin Küçüker